n-f-k etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
n-f-k etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2010 Perşembe

Şifa

Necip Fazıl Üstadın 1965 Yılında yazdığı Bir Şiir...

ŞİFA

İhtilâle Selâm...
Nevmitliği istismar...
Örfi idare zırhı...
Nazik bölge tabiyesi...
Ürkütme metodu...
Plân gösterisi...
Oyalama ve kanunla oy avlama...
Lâfta liberal...
İktisadî çöküntü...
Toprak reformu çıkmazı...
İstifa tehdidi....
Kıbrıs bozgunu...
Amerika dramı...
Sovyet Rusya komedisi...
Istırap, ıstırap, sonsuz ıstırap...

Şimdiye kadar rahatça çözmüş olmanız gereken şifreyi, her cümlenin başındaki büyük majiskül harfleri yukarıdan aşağıya okursanız bir anda halledersiniz.
Bakisi ve millî bakiyesi, ıstırap, ıstırap, sonsuz ıstırap...
16.1.1965

(Necip Fazıl Kısakürek - Çerçeve 3)

12 Ocak 2010 Salı

Sahte Kahramanlar

SAHTE KAHRAMANLAR

1960’lı yıllar, Üstad’ın “Sahte Kahramanlar” konferansı ile Türkiye’yi salladığı yıllar.
İşte bu “Sahte Kahramanlar” dolayısıyla Ankara’ya gittiği zaman, devrin başbakanı bir adamını göndermiş Üstad’a adamın getirdiği mesaj şu:
—Muhterem Üstadım, sayın başbakanımızın size çok selamları var.
-Aleyküm Selam, ne diyor?
—Sahte kahramanlar konferansında kendilerinden söz edilmemesini istiyorlar.
Başbakanın adamının sözü bitince şöyle gürlemiş Üstad:
—Var git söyle ona, sahte kahraman olmak da bir seviye işidir. Onda bu seviye de yok, merak etmesin bahsetmeyeceğim.

20 Aralık 2009 Pazar

Yeni Nesil

Kadıköyü vapurunun hususî mevkiinde iki genç kız ve bir delikanlı... Bu mahlûklar zahirde, en hurda teferruat ve en sağlam bütün halinde yüzde yüz Amerikalı... Ne nisbette, biliyor musunuz? Taklit ettikleri, eğer tavus kuşu kadar muğlâk ve mufassal bir şey olsaydı, hiç bir tavus kuşu bunların meselâ saksağan olduğunu karşıdan, farkedemezdi.
Rahat rahat konuşuyorlar:
— Amma yaptın ha, ne kadar (sili)!..
— Sen onu affetmişsin! (Çarming)!
— (Dat iz) çok doğru, (bikoz!)...
-(Bikoz)?..
— (Bikozit iz) malûm..
— Ne derseniz deyin! (Ay em veri, veri) mes’ut...
İbretle haykırıyorum: Dillerindeki kusturucu özentiyi bir tarafa bırakalım! Fakat bu ne müthiş taklit dehası!.. Potinlerinin burnundan, kumaşlarının renginden, elbiselerinin kırışıklık veya ütüsüzlüklerinden; tırnaklarının ucuna, dudaklarının kenarına, bakışlarının zaviyesine veya kayıtsızlığına kadar her şey tamam... Sahte para basan kalpazanlar bile hiç olmazsa küçük, minik, ufak bir fark bırakır. Yabancı şahsiyetlerin derisinde yaşamak sevdası adına en mahrem teferruat unsuruna kadar sindirilmiş, sonra tek toplama hatası yapmadan terkip halinde benimsenmiş korkunç ifade!..
Kaytan bıyıklı delikanlı, (Alan Led) i kıskandıracak bir bezginlik edasıyle soruyor:
— Mehtap var; yarın gece gel de asfalta çıkalım!
Ve genç kız (Rita Hayvort) a taş çıkartacak bir mizaç havası içinde cevap veriyor:
— Bilirsin ki ben, (Munlayt)ları hiç sevmem!
Bir asırdır, her an biraz daha tepetaklak, teftişsiz ve murakabesiz taklit ede ede, ters tarafından o ihtisas rütbesine ulaştık ki başkasının on asırda olması ve bizim on saniyede oldurmamız artık işten bile değildir. Hey gidi, yarım asırlık (Azyade), çeyrek asırlık (Karl Marks) nesillerinin parmağını ısırtan yeni (Missuri) nesli! Gel seninle Amerikaya gidip kendimizi kavuklu ve cüppeli insanların torunları diye takdim ettikten sonra bu marifetimizle sahnelere çıkalım; kahkahadan sinirlerinde mecal ve eğlenceden ceplerinde dolar kalmayacaktır.
23 Ocak 1948
NFK
Çerçeve 2’den

Türk Papazı

Olmuş bir hadiseden
Ankara... Yenişehir... On altı yaşında bir çocuk...
On senedenberı Yenişehirden çıkmamış... Bir gün bu çocuk, kimbilir nasıl bir tesadüfle, sarıklı bir hocaya rastgeliyor. Hayretle soruyor: \ -Bu da ne?
Sarıklı hocanın ne olduğunu anlatıyorlar. Daha büyük bir hayretle bağırıyor.
-Demek bu Türk papazı!
Biz de onun gibi şaşırmayalım! Çocuk on seneden-beri Yenişehirden çıkmamış, orada cami yok... Sarıklıların serbestçe dolaştıkları günlerde bile ummam ki Yenişehirde gezenleri, tozanları bulunsun. Çocuğun mazereti burada bitiyor. Fakat hani aile, hatıra, muallim, hafıza, arkadaş, kitap?
Ya papazı nereden biliyor?
Bir zamanların medresesi kadar kuvvetli sinema perdesini unutuyor musunuz?
Bu çocuk, inkılabın, bellibaşlı maddeler yıktığı, bellibaşlı maddeler diktiği kıymetler arasında, kendi kendisine türemiş nebati bir hayat mümessilidir. Onca gizli kalan da imam değil, inkılaptır. İmama müsbet, yahut menfi gözle bakan hiç kimse, bu ilk gençlik çağındaki yeni mahsulü benimseyemez.
13 Şubat 1939
NFK
Çerçeve 1'den

11 Aralık 2009 Cuma

Göz Ve Edep

Gözler, vapurların alt kamaralarındaki yuvarlak camlara vuran deniz suyu gibi çakır... Süzülmüş bal gibi elâ... Çivit gibi mavi... Siyah kehribar gibi kara... Bu gözlerden biriyle bakar.... Onu, gümüş mecidiye büyüklüğünde açar ve karşısındakine diker, zavallı karşısındaki.... Öfkelenir, sinirlenir, ezilir, büzülür, fakat ağzını açıp da bir şey söyleyemez. Ne desin yâni? Ne dese cevabı hazırdır:
- Göze yasak mı var?
Yanından bir kadın geçerken, teftiş gören asker gibi, başiyle 180 derecelik bir daire çizer ve kadının topuklarından saçlarına kadar, gözlerini sokmadığı nokta bırakmaz. Zavallı kadın... Eğer bu hâlden ürperecek kadar nadirleşen soydansa, ne yapsın yâni?.. Dönüp de bu küstaha iki tokat mı atsın?
Göze yasak olur mu hiç?
Evinize misafir gelir; kâğıt duvarlardaki tahtakurusu yuvalarının müphem) lekelerine kadar gözüyle her deliğe girer. /
Hülâsa bakar; her şeye hiçbir manevî yasak tanımadan bakar, bakar oğlu bakar. Bilmem hangi makama geçerseniz yüzünüze, bir türlü, hapishaneye tıkılmak üzere takip edilirseniz, başka bir türlü bakar. Hele mümkün olsa da birini ameliyat masasında, teneşirde, idam sehpasında seyredebilse...
Hep aynı mazeret: Göze yasak olmaz!
Halbuki zahirde müeyyidesiz görünmesine rağmen, en büyük, en ince, en güzel yasak budur: Göz yasağı!..
Geçmişten kalma bir sözdür ki, «Eğer haya etmezsen dilediğini yapmakta serbestsin!»
Göz yasağını ve ona bağlı edep ve haya duygusunu anlayabilmek, derin bir terbiye ve irfan işidir...
11 Haziran 1952
NFK
İstanbul’a Hasret Kitabından

9 Aralık 2009 Çarşamba

isimlerimiz

Bize soyadı alın dediler. Hepimiz (er)li, (soy)lu, (ak)lı, (öz)lü, (tan)lı, (tok)lu, (ay)lı, (Kök)lü, (kurt)lu, (man)lı, (ok)lu isimler aldık. Ne bu facia? Bize soyadı mı takının dediler, yoksa kendinizi övecek vasıflar mı?
Takma soyadlarımız içinde bana; tevazuu, hassasiyeti, mizacı, rengi, çizgisi, sesi olan yüz isim sayabilir misiniz? Benden size, bütün bu kıymetlerin aksini temsil etmek üzere milyonlarcası... Hele böbürlenme mevzuunda milyonlarcası...
Yolunuz Beyoğlundan, bilhassa Talimhane adasından geçerken lütfen apartıman isimlerine göz atarak yürüyün! (Palas)lı, (inci)li, (yakut)lu, (şık)lı, (asuman)lı (koket)li bir demet... Bunların içinde (sev beni, öp beni, al beni!) tarzında emir verenleri bile var...
Bana bu cinsten isim taşıyan bir apartımanda bedava daire verseler oturmıyacağıma inanır mısınız?
Dükkan, yazıhane, müessese, sinema, bar, tiyatro, müstahzar, kitap, çikolata isimlerine kadar aynı şey...
Dünyanın acaba hangi köşesinde karamelaya (Yeni Hayat) ismi verildiğini duydunuz? Demek ki filozofu, şairi, siyasisi, alimi, inkılapçısı, bütün dünya entelllektüellerinin arayıp da bulamadığı cevheri bu karamelacı bulmuş!
7 Haziran 1939
NFK
Çerçeve 1’den

8 Mayıs 2009 Cuma

Akrostiş

AKROSTİŞ


İhtilal acentası...
Solun tam da ortası.
Moskof ’un oltası..
Eli, zulüm muştası.
Tek ümidi, cuntası


İnkılap, avantası...
Nemrut, onun atası...
Ölüm yolu, rotası..
Namlı servet çantası..
Ünlü küfür softası..

Necip Fazıl Kısakürek(1968)